"Bilimsel bilgi ve Gerçeğe ulaşmak" üzerine “ Gerçek Nedir? ” sorusu yöneltildiğinde nihilistler(Hiççiler) gerçeğin hiçbir zaman bilinemeyeceğini, gerçek olarak kabul ettiğimiz çoğu şeyin aslında olmadığını ve genel-geçer fikirlerin varlığını kabul etmezler.
Bazılarına ise şüpheyle(septisist) yaklaşırlar.
Peki biz insanoğlu tarihimiz boyunca hiçbir bilgiye, hakikate erişemedik mi? Bu yazımızda bunu kendi çapımızda sorgulayacağız.
İnsanoğlu varolduğu günden beri sürekli bir arayış ve merak ihtiyacını giderme düşüncesi içindedir.
Bu merak ona kimi zaman çok şey kazandırdığı gibi bir çok zarara da uğratmıştır fakat sonuç itibariyle insanın bilgi dağarcığı genişlemiş ve gerçeğin ne olduğunu öğrenmeye adım adım yaklaşmıştır.
Bir misal verecek olursak meşhur bilgin Pisagor (Pythagoras) tüm sayıların Rasyonal (tam ya da kesirli) sayı olduğunu meşhur Pisagor teorisinde anlatmış ve ispatladığını zannetmiştir, lakin bu ispatın gerçekten doğru olup olmadığını merak eden öğrencisi “ Hippaus ” ispatın aksini varsayarak ;yani “ En az bir sayı rasyonal olmasın ” diyerek başlattığı akıl yürütme metoduyla hocası Pisagor’u haksız çıkarmış ve bedelini denize atılarak ödemiştir.
Bu örnekte olduğu üzere insanlığın bilgi dağarcığı genişlemiş fakat sonucu kimileri için ağır olmuştur.
İnsanlık merak uğraşını karşılaştığı zorluklara rağmen elden bırakmamış ve sürekli yeni arayışlar içine girmiştir.
Geçmişe yönelik bilgilerin gerçek olup olmadığını sürekli sorgulamak ihtiyacını hissetmiştir.
Bu insanın fıtratı gereği olan bir durumdur ,zaten Mevlana Celaleddin-i Rumi bir sözünde bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Düne ait ne varsa dünde kaldı cancağızım Şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım…” Bunu dünde kalan bilgilerin üstüne yeni bir düşünce veya fikir ekleyerek yahut yanlış olduğunu düşünüyorsak yeniden test ederek gerçeğe ulaşma gayesi olarak düşünebiliriz.
Peki buradaki yöntemimiz ne olacaktır? Hiç şüphesiz ki deney , gözlem ve akıl yürütmek bizim temel araçlarımızdır.
Deney ve gözlemin tarihi insanlığın başlangıcıyla beraberdir desek haksız sayılmayız.
Şuan ülkemizin çeşitli bölgelerinden yetişmiş alimler İnsanlık tarihinde bilimsel bilginin bilinen en eski ve günümüze ulaşan kaynaklarını oluşturmuşlardır.
Bugün Antalya’nın Aksu ilçesi yakınlarındaki Perge antik kentinde yaşamış olan Apollonius tebeşir taşı ve etrafındaki cisimleri kullanarak Konikler (Parabol,hiperbol,elips…) kavramını keşfetmiş ve Geometriyi ihya etmiş , Amasya’da dünyaya gelmiş olan “ Strabon ” ise dünyanın ilk coğrafyacısı olarak anılmaktadır.
Bu insanlar her şeyden önce bu şuan üzerinde yaşadığımız toprağın insanlarıdır ve behemal insanlığa katkı sağladıkları su götürmez bir gerçektir.
Milattan önce yaşayan bu bilginlerin akıl yürütme ve gözlem yapma yetenekleri olduğu aşikardır.
Kullanılan metotlar ve araç-gereçler günümüz şartlarından daha ilkeldir, fakat günümüzde kullanılanlar daha gelişmiş, çağın ihtiyaçlarına göre düzenlenmiştir.
Buradan ulaşılacak sonuç ise insanlığın ihtiyaçlarına göre; sadece aklen değil, teknolojik olarak ta bir gelişmenin olduğudur.
Tarih boyunca yeryüzünden birçok medeniyet gelip, geçmiş ve dahi birbirleriyle etkileşim içine girmiştir.
Bilinen en eski kültür ve kaynaklarına; Türkistan’da Anav ve Afanasyevo, Mısır’da İskenderiye, Anadolu’da ve Mezopotamya’da Bilgelik evleri örnek verilebilir, bu kültürlerin farklı zamanlarda değişmesi ve birbirleriyle etkileşime girmesi de kaçınılmazdı, örneğin İslam medeniyeti “İslam Fütuhatı” sonucu bu kültürlerle etkileşim içine girmiştir.
İslamiyet’in başlangıç tarihinden itibaren Hazardan, Atlantik’e kadar uzanan bu medeniyet çöken Akdeniz medeniyetlerinden aldığı bilgileri, kendi bilgisiyle yücelten ve şuan ki günümüze getiren yegane medeniyettir.
İslam Medeniyeti; Avrupa’nın “ Karanlık Çağları ” yaşadığı sırada insanlığa “ Altın çağını ” yaşatmıştır.
Ev hayatından ,sanata; bilimsel çalışmalardan mimariye kadar insanlığın günümüze gelmesini sağlayan bir eser oluşturmuştur.
Günümüzün pistonlu motorlarının ilk örneği El-Cezeri tarafından o dönemde icat edilmiş,Tıpta kullanılan “ katküt ” adlı iplik yine o dönemin büyük alimlerinden cerrah Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî tarafından keşfedilmiş, Tıbbın babası olarak bilinen İbn-i Sina bu dönemde çalışmalar yapmıştır.
Endülüs ten , Türkistan’a dek muntazam medeniyet insan aklının bir nevi sembolü olmuştur.
Meşhur kimyacı Cabir bin Hayyan ’ın şu sözleri o dönemi ne güzel özetlemektedir: “Kimya ilmindeki ilk mühim husus,pratik uygulamalar yapman ve deneyler yürütmendir, zira pratik tatbikatta yahut da deneysel çalışmalarda bulunmayan kişi,ilmin en alt seviyelerine dahi erişemez.Ey oğul,deneyler yap ki ilmi elde edesin.
Alimi ellerindeki maddenin bolluğu değil, deneysel yöntemlerdeki mükemmellik mesud eder.” Buradan anlaşılacağı üzere İslam uygarlığının Dünyaya hükmetmesindeki en temel neden yaptığı her işi deney, gözlem ve muhakemeyle yapmasıdır.
İslam Uygarlığı Hazreti Peygamberden sonra Dört Halife devri ve ardından çeşitli devletlerle (Abbasi,Emevi…) yol katetmiş; ardından gelen Devlet-i Aliyye (Yüce Devlet) kuruluşundan itibaren Bilime ve gerçeği öğrenme arayışı içinde olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet’in Doğu Roma’yı fethettikten sonra kütüphanesinde yukarıda bahsettiğimiz Strabon gibi alimlerden tutunuzda , İbn-i Sina ve Ali Kuşçuya kadar birçok bilginin eserleri bulunmaktaydı.
Müslüman bir Roma imparatoru olmayı hedeflemek ve bir Cihanşümul hedefle büyük bir mareşal olmak bunu gerektirirdi zaten… Büyük devlet olmak için her şeyden evvela, idarecilerinin bilimsel bilgiye ulaşmak , aramak , merak etmek gerekliliği ön plana çıkar.
Gerçeği öğrenme arzusu merakı tetikler ve insanı gerçeği aramaya yöneltir.
Gerçeğe ulaşmakta, inançlı bir insanın inandığı yolu; bilerek ve anlayarak inanmasına aracı olur. “ İnsanoğlu varolduğu günden beri sürekli bir arayış ve merak ihtiyacını giderme düşüncesi içindedir.
Bu merak ona kimi zaman çok şey kazandırdığı gibi bir çok zarara da uğratmıştır fakat bilgi dağarcığımız zenginleşmiş ve insanlık ilerlemiştir ” derken kastettiğim şey budur.
Sözlerime son verirken aklımdan son zamanlarda çıkmayan iki şeyi sizlerle paylaşmak isterim: İlki Nisa suresinde geçen“ Ey iman edenler iman ediniz… ”dir.İmanın şartlarından biri de şüphesiz Kitaba (Kur’an) inanmaktır; İkincisi ise ilk inen suredir.
Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.
O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.
Peki gerçekten iman edenler, samimi inananlar “ Oku ”yor mu? Bunu sizlerin takdirine bırakıyorum Baki selam.
V.Mert Güngör Kaynakça 1.) https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Nis%C3%A2-suresi/629/136-ayet-tefsiri 2.) Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi Tercemesi ve Şerhi ,İnkılap yayınevi,1985 3.) Halil İnalcık, Kayser-i Rum:Fatih Sultan Mehemmed Han ,İş Bankası yayıncılık,2019 4.) Al-Hassani, Dünyamızda İslam Mirası (1001 İcat) , FSTC, Manchester,2010 5.) Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı ,kırmızı yayınevi,İstanbul,2018 6.) Karl Popper, Bilimsel Araştırmaların Mantığı ,YKY,İstanbul 7.baskı,2017 7.) David M.
Burton, Matematik Tarihi (Giriş) ,Nobel yayıncılık,Ankara,2017 8.) Prof.Dr.Zeki Tez, Kimyanın Gizemli Arka Bahçesi ,hayykitap,İstanbul,2018 9.) https://youtu.be/2QPhQ5lw2dM
